Sokak Kültürü
Murat SEVGİ
Sokak kültürü, toplumda “ucuz”, “kalitesiz” ve “dandik” anlamına gelen bütün değersizlikleri içinde barındırmışsa bunun sorumlusu sistemdir. Toplumun “vasıfsıza” ilgi duyması, sistemin kırık çarklarının varlık güvencesi olmuştur. Bunun en güzel göstergesi; çerden çöpten şeylerin satıldığı dev dükkânların türemesidir. Birçok sektörde olduğu gibi hazır gıda pazarında da bunun karşılığı vardır.
Bu aralar kent kültürüne taktım. Kentleşmeye çalışan küçük kasabamızın, kısa ömrüme sığan hormonlu büyümesini zorla seyretmek durumunda kalan azınlıktanım. Evet, azınlıkta olan benim.
Kent kültürünün yozlaştırıldığı bir ortamda gözümüzün önüne gelen rezillikleri “Yahu, boş ver” diyerek bir kenara atmaktan bunaldım. Göz ardı etmekten ve müsamaha göstermekten dolayı bizler de sorumluluğu paylaşıyoruz. Belki de binlerce maddeyi bulacak bir kepazelik destanının tam ortasındayız. Sözünü edeceğim konular aslında sokak ortasında yaşanıyor. Yetersiz ve sağlıksız şartlarda, yetersiz ve sağlıksız kişilerin elinde sağlığımızdan gönüllü olarak feragat edenlerin sayısı o kadar çok ki…
Evet! Sağlığımızdan FERAGAT! Bunun tam olarak adı bu.
Çünkü sokak ortasına taşmış dükkânlarda, toz toprak içerisinde döner yapıldığını görüyorum. LPG (mutfak tüpü) alevinde yakarcasına pişirilmeye çalışılan, “et görüntüsü verilmiş” soya ve MDM (artık et püresi) karışımını döner diye satanları görüyorum. (Bu karışıma parmaklarınızı yedirecek lezzeti veren özel kimyasallar ve koku katkıları mevcut.) Yaz aylarında en serin günlerde bile 30 dereceyi aşan sıcaklıkta o tepsinin sabahtan akşama sokak ortasında nasıl durduğunu gördüm.
Kış gelince sorun yok diye de sevinmeyin. Kaldırıma sarkan vitrin tezgâhlarında pişirilen dönerin iç bölümleri, döner ustası kese kese ulaşıncaya kadar en az 4–5 saat boyunca 35–40 derece sıcaklıkta çiğ olarak satılmayı bekliyor. Döner tüketildikçe yüzeye ulaşan kısımlar alevin etkisiyle dağlanarak pembe-kırmızı-siyah pişme emareleri gösterince görünüşü yenmeye hazır hâle geliyor. Kızartma sosu gibi tere bulanmış 20–22 yaşlarındaki ustaların(!) ince ince doğradığı döneri tepeledikleri tepsinin içini görüyorum. Tavada bekleyen kızarmış patates ve doğranmış döner parçalarının üzerine akan yanık yağları görüyorum.
Çünkü eli yüzü pislik içinde, saatlerdir sokak ortasında çöp tenekesi gibi duran, adeta feleği şaşmış satıcının seyyar tezgâhında; kenarları gazete kâğıtlarıyla yükseltilmiş bir tepsinin içinde, suları gazetenin boyasıyla harman olmuş midye dolmalarını görüyorum.
Hatta yeri gelince fiyakasından yanına yaklaşılmayan hanımefendilerin ve beyefendilerin o tezgâhın başında, ağzına yüzüne sıvaştıra sıvaştıra midye dolması yiyişini görüyorum. Genç bir bey tezgâhın kenarına yanaşıyor. Cicili elbiselerine damlayacak diye çekiniyor. Başını öne doğru uzatmış; bir eliyle sallanan kravatını tutuyor, diğer eli dolu. On-on beş midye dolmasını birbiri ardına lüpletiyor. İşaret parmağıyla ağzını silerken satıcı, tezgâhın altına uzanıp iki kâğıt peçete uzatıveriyor. Peçetelerin işi önce ağzı, sonra elleri temizlemek. Görevi tamamlayınca da sümük gibi top yapılıp yere atılıyor.
Aynı kafa yapısına sahip “fiyaka” meraklısı birçok vatandaşımızın semt pazarları yerine büyük marketlerin manavlarını tercih etmesi gülünç geliyor. Semt pazarlarında sunulan sebze ve meyve için “sokakta satılanlar” tanımını yapabilen modern kafa yapısına sahip yöneticilerin icraatları şekilci uygulamalardan öte gitmiyor. Büyük marketler gıda piyasasındaki kontrolü ele alsın diye canla başla süren bir propaganda şovu var.
Endüstriyel ürünleri büyük şirketler üretir; süpermarketlerde satılması doğal. Ama bakliyat, et, süt, yumurta için bile süpermarketlere yönlendiriliyoruz. Neredeyse sabahları yediğim yumurtaların üzerine anne ve babasının adını yazacaklar. Aynı şekilciler, sokak ortasında döner, lahmacun, midye, kokoreç, köfte hatta gözleme satanlar için birden körleşiyor. Yani hızlı bir değişime mi uğruyorlar?
Sorunun ekonomiye bağlanması çok kolay. Ama ekonomiyle açıklamak mazeret değil. Asıl neden kültür. Çünkü Güney Asya’nın açlık ve sefalet içinde yaşayan fakir toplumlarının zorunlu olarak geliştirdiği yemek kültürleriyle öylesine benzeşiyor ki… Bir aralar AB istiyor diye bu tür ilkel üretim yöntemlerinin kaldırılacağı söylentileri çıktı. Ama bu söylentilerin sebebinde bile safça bir teslim olma duygusu var. AB boyunduruğu öyle güçlü ki yöneticiler kendi insanımız için değil, AB istiyor diye niyetleniyor. Bir tür AB yardakçılığı bu. Yöneticiler “müktesebat usul-ü erkânına” riayet ederek toplumsal kültürü hizaya sokmaya niyetleniyorlar. Buna gülünür; hem de çok gülünür.
Sözünü ettiğim gıda türleri sağlıksız değildir; bunu bilmek gerekir. Ama yapımında kullanılan yöntemlerin genel gidişatı sağlıksız sonuçlara gebedir. Sağlık Bakanlığı’nın internet sitesine göre açıkta bekleyen tavuk eti 15–20 dakikada, kırmızı et 45 dakikada, balık ise 30 dakikada bakteri üretmeye başlar. (Bizim değil; ABD Sağlık Bakanlığı’nın. O yüzden bizim etler bakteri üretmez(!)
“Sana ne?” diyenleri duyar gibiyim.
Evet, bana ne!
Sokak kültürünün tercih edilen ve egemen kültürlerden biri olduğu bir ülkede bu tür düzensizlikleri zamana bırakmak belki de daha faydalı olacaktır.
Sonuçta her birey kendi sağlığından kendi sorumlu. Bireylerin sağlığından kamu adına sorumlu olan birileri daha vardı ama o görev unutulmuşsa; hatırlatmak haddime mi düşmüş?
Hep sevgi ile kalın.






